Kaygıyı ne yok eder? İzmir’de bir günüm
Merhaba! Kayo sayfasının bu haftaki konusu “Kaygı bozukluğu nasıl çözülür”. Umarız faydalı bulursunuz!
İzmir’de sabahlar genelde iki şeyle başlıyor: güneş ve beynin “acaba bugün bir şey ters gider mi?” butonu. Ben 25 yaşında, arkadaş ortamında ortalığı kahkahaya boğan ama evde prize bakıp “bu düzgün takılı mı yoksa yangın çıkar mı?” diye düşünen biriyim. İşte tam da bu yüzden “Kaygıyı ne yok eder?” sorusu benim için felsefi bir soru değil, resmen günlük kullanım kılavuzu.
Sabah alarm çalıyor. Uyanıyorum. Uyanmak derken… beden kalkıyor ama zihin hâlâ uykuda değil, direkt toplantı yapıyor:
“Dün söylediğin şey biraz garip miydi?”
“Bugün yağmur yağarsa dışarı çıkarken rezil olur muyuz?”
“Bir de acaba herkes bizden daha mı düzenli?”
Henüz kahve içmedim ama zihnim üç espressoyu geçmiş durumda.
Sabah zihnin açılış sahnesi
Mutfağa gidiyorum. Kahve koyarken iç ses devreye giriyor:
“Su oranı doğru mu? Geçen gün fazla koymuştun, hatırlasana…”
Kendi kendime cevap veriyorum:
“Tamam ya, kahve bu, CERN deney değil.”
Ama işte kaygı dediğin şey tam burada başlıyor. Küçük bir anı büyütüp, onu mini bir felaket evrenine çeviriyor.
“Kaygıyı ne yok eder?” diye düşünürken aslında kahveyi karıştırma hızımı bile sorguluyorum. Hayat bazen fazla ciddi, ben de bazen gereksiz detaycı bir izleyiciyim.
Sokakta küçük felaket simülasyonları
Sokağa çıkıyorum. İzmir güneşi yüzüme vuruyor, her şey normal gibi. Ama beynim normali pek sevmez.
Yolda yürürken biri bana baksa:
“Kesin ayakkabım bağcığı çözülmüş.”
Kimse bakmasa:
“Kesin herkes beni görmezden geliyor, bu da bir işaret.”
Market kuyruğunda beklerken önümdeki adam bozuk para sayıyor. Ben:
“Acaba ben de bir gün bu kadar yavaş para sayacak yaşa gelir miyim?”
Beynim:
“Sen zaten şu an zihinsel olarak 65 yaşındasın.”
Tam o an fark ediyorum ki kaygı, gerçek olaylardan çok olasılıklarla besleniyor. Ve olasılık dediğin şey İzmir trafiği gibi: her yöne gidebilir, ama genelde seni biraz bekletir.
Kaygının mizahi anatomisi
Eğer kaygıyı bir karakter olarak düşünsek, kesin çenesi düşük, sürekli senaryolar yazan ve hiçbirini yayınlamayan bir senarist olurdu.
Sabah “küçük bir yanlış anlaşılma” diye başlayan şey, akşam “hayatım komple yanlış kurulmuş olabilir” seviyesine gelir.
Ama garip olan şu: Bu kadar dramatik düşünürken dışarıdan bakınca gayet normal görünürüz. İşte komedinin başladığı yer de burası.
İç ses vs gerçeklik
İç sesimle sık sık tartışıyorum. Mesela geçen gün:
İç ses: “Mesajı geç gördü, kesin sana kırıldı.”
Ben: “Belki de telefonu şarjda.”
İç ses: “Hayır, kesin kırıldı. Hatta çocukluğunuzdan beri birikmiş bir kırgınlık bu.”
Böyle anlarda “Kaygıyı ne yok eder?” sorusu daha da komik bir hâl alıyor çünkü mesele çözüm bulmak değil, iç sesi susturmak değil, onu ikna etmek.
Ama iç ses ikna olmaz. O bir İzmirli amca gibi: her şeye bir yorumu var, ama hiçbir çözüm sunmuyor.
“Ya olursa” sendromu
Kaygının en sevdiği oyun “ya olursa”dır.
Ya toplantıda saçma bir şey söylersem?
Ya yanlış anlaşılırsa?
Ya herkes aslında beni garip buluyorsa?
Bu soruların hiçbirinin cevabı yok ama hepsi zihinde full HD oynuyor.
Ve en komiği şu: Gerçekte hiçbir şey olmazken, ben zihnimde 12 bölümlük drama dizisi çekmiş oluyorum.
Kaygıyı ne yok eder? sorusuna sokak cevabı
İlgili Yazımız: Birleşik sözcüğü nasıl anlarız ?
Bir gün arkadaşlarla Kordon’da oturuyoruz. Konu dönüp dolaşıp klasik yere geliyor: hayat, gelecek, işler, belirsizlikler…
Arkadaşım diyor ki:
“Ben artık hiçbir şeyi kafaya takmıyorum.”
Ben otomatik olarak:
“Bu cümleyi söyleyen herkes %80 hâlâ takıyor.”
Gülüyoruz.
Sonra biri soruyor:
“Peki senin kafan nasıl?”
Cevap vermeden önce iç sesim bağırıyor:
“Doğru cevap ver, derin ol, cool ol.”
Ben:
“Benim kafa… İzmir trafiği gibi. Bir yere varıyor ama kimse tam emin değil nasıl.”
Gülüşmeler.
İşte o an fark ediyorum ki “Kaygıyı ne yok eder?” sorusunun tek bir cevabı yok ama paylaşıldığında hafifleyen bir tarafı var.
Arkadaş muhabbetleri diyalog
— “Sen hiç kaygılanmıyor musun?”
— “Kaygılanıyorum ama bazen dalga geçiyorum.”
— “Nasıl yani?”
— “Kafamda felaket senaryosu kuruyorum, sonra diyorum ki ‘tamam Oscar’a aday oldun, şimdi sakin ol.’”
Bazen kaygı ciddiye alınmayınca küçülüyor. Ama tabii bu sihirli bir yöntem değil. Daha çok “abartıyı fark etme refleksi” gibi.
Günlük hayatta işe yarayan basit şeyler
Şunu fark ettim: Kaygı büyük şeylerden değil, küçük detayların birikmesinden çıkıyor. Ve yine ilginç bir şekilde küçük şeylerle hafifliyor.
Mesela yürüyüş yapmak. Ama öyle “hayatımı değiştirecek yürüyüş” değil. Sadece dışarı çıkıp hava almak.
Bir de müzik var. Ama “deep emotional healing playlist” değil. Bazen sadece eski bir şarkı açıp “aaa bunu dinlerdik” demek bile yetiyor.
Ve en garibi: bir işi yaparken mükemmel olmasını beklememek.
Çünkü mükemmellik beklentisi kaygının VIP bileti gibi.
Kafayı susturmaya çalışmak yerine onunla yaşamak
Bir gün şunu düşündüm: Ya bu iç ses tamamen yok olursa ne olur?
Cevap basit: başka bir iç ses gelir. Bu yüzden mesele yok etmek değil, biraz yavaşlatmak.
Kaygıyı ne yok eder? sorusunun cevabı bazen “hiçbir şey” değil, “biraz farkındalıkla yaşamak” olabiliyor.
Ama bunu söyleyince bile iç ses hemen giriyor:
“Çok klişe konuştun.”
Ben:
“Tamam ama doğru.”
İzmir akşamları ve zihnin kapanış seansı
Akşam olunca İzmir biraz yumuşar. Rüzgâr hafifler, sokaklar sakinleşir. Ama zihin her zaman bu sakinliği paylaşmaz.
Evde oturuyorum. Pencere açık. Dışarıdan hafif sesler geliyor.
Ve iç ses:
“Bugün yeterince üretken miydin?”
“Yarın ne yapacaksın?”
“Hayat planın var mı?”
Ben:
“Bir çay daha koysam geçer mi?”
Gerçek cevap çoğu zaman basit şeylerde gizli. Ama beyin bunu dramatize etmeyi seviyor.
Bir ara kendimi yakalıyorum. Gereksiz yere geleceği planlamışım, geçmişi analiz etmişim, ortada şu an yok.
O an içimden şu cümle geçiyor:
“Şu an bile kaçırılıyor.”
Ve bu farkındalık bile garip bir şekilde hafifletiyor.
Kendinle dalga geçebilmek meselesi
Kendimle dalga geçebilmek en işe yarayan şeylerden biri oldu.
Mesela:
“Bu kadar düşünen bir insan nasıl hâlâ basit karar veremiyor?”
Ama bunu kötü bir yerden değil, hafif bir tebessümle söylüyorum.
Çünkü kaygı bazen ciddiye alınmadığında küçülüyor. Ama küçümsemeden, sadece ağırlığını azaltarak.
Bu içeriğimizle “Kaygı bozukluğu nasıl çözülür” hakkında kapsamlı bir bakış açısı sunmaya çalıştık. Kayo okurlarına sevgilerle!
Kaygıyı ne yok eder? üzerine içten bir dağınıklık
Net bir cevap aramak bazen kaygının kendisini büyütüyor. Çünkü zihin “çözülmesi gereken problem” gördüğü şeyi daha çok kurcalıyor.
Belki de mesele yok etmek değil.
Biraz yürümek.
Biraz gülmek.
Bir mesajı fazla analiz etmemek.
Bir şeyi hemen anlamlandırmaya çalışmamak.
Ve en önemlisi, zihnin her cümlesini ciddiye almamak.
Çünkü bazı düşünceler sadece düşüncedir. Haber değil. Gerçek değil. Sadece gürültü.
İzmir’de rüzgâr nasıl bazen durur, bazen hızlanırsa, zihin de öyle. Ve belki de onunla savaşmak yerine, sadece rüzgârın geçmesini beklemek yeterlidir.